info@tugbaaydin.com.tr İletişim
Albümü satın almak için...
Facebook Grubuma Katılın

YAZILAR


* 3. SAYFA HABERLERİ

* BİR AŞK HİKÂYESİ (BERABER TAMAMLAYALIM)

* BOŞ YERLERE DOĞRU İLERLEYELİM BEYLER

* DUVARA KARŞI

* EYVAH, ÇIKMAZ SOKAK

* HERKES BENİ DİNLESİN!

* İKİ RESİM ARASINDAKİ 7 FARKI BULUN

3. SAYFA HABERLERİ

         İnsanlarımıza ne oluyor? Neden bu kadar şiddete meraklı olduk, ne zaman bozulduk? İzlediğimiz bol kanlı korku filmleri mi bize bu hale getirdi yoksa içimizde canavar mı yaşatıyorduk bu güne kadar? Son günlerde hangi televizyon programını açsam hangi gazeteyi okusam türlü vahşet olayları karşıma çıkıyor. Eskiden gazetelerin sadece 3. sayfa haberleriyken cinayet, gasp, tecavüz, hırsızlık şimdi sayfalar dolusu çözülmeyi bekleyen dava haberi ile başlıyorum güne. Vicdanım sızlıyor o canavarlara da insan dendiği ve onlarla aynı familyadan geldiğimiz için. Hayır, bunu kabul etmiyorum kasti bir şekilde evlat katili olan birine insan diyorsak biz kendimize başka bir tür adı verelim. Lütfen yanlış anlamayın sevgili okurlarım ajitasyon yapmaktan ve yapılmasından hiç hazzetmem beni bilen bilir hayatta en gelemediğim durumdur acıların çocuğu gibi gezinip prim yapmaya çalışmak. Ama bu durum çok farklı. Hepimiz duyarlı olmak zorundayız. Eğer bir toplumu yok etmek istiyorsanız önce aile kurumunu içten çökertirsiniz ki bu bir milletin kendine savaş açması gibi bir şeydir. İzlediğim haberde 6 yaşında küçük bir erkek çocuğunun annesi ve dostu tarafından öldürülerek boş bir tarlaya atıldığı üstüne üstlük bu kişilerin 45 gün boyunca bir televizyon programına katılarak çocuğunu aradığını görüyorum. Tüm annelerden özür dileyerek bu kadına anne demek zorundayım. Bu anne 45 gün boyunca eşiyle beraber İstanbul’da bir otelde yatıyor kalkıyor gönül rahatlığıyla. Çocuğunun cesedi tanınmayacak halde. Ancak şuan eminim ki o kadar rahat uyuyamayacak adalet sayesinde. Bir de böyle insanlara ruh hastası diyorlar ya çok kızıyorum. Hasta insanlara ne büyük hakarettir. Gayet aklı başında planlı programlı yapıyorlar bu olayları. Umarım korku filmlerindeki o sahneler sadece filmlerde kalır. Dünyanın neresinde olursa olsun eziyet, taciz, şiddet kelimeleri lügatlerden çıksın!

Başa Dön



BİR AŞK HİKÂYESİ (BERABER TAMAMLAYALIM)

         Günlerden herhangi bir gündü ama kesinlikle kasımdı aylardan. Yaz sıcağının aheste bir şekilde sahneyi terk etmesini bekliyordu pos bıyıklı kış. Yaz şımarıktı hakkı da vardı hani bütün yıl beklenirdi. Onca günaha ev sahipliği yapmıştı. İç gıcıklardı, kış gibi kuralcı değildi. Boş vermek kelimesini lügate sokan bizzat kendisiydi… Tüm hikâyelerin kahramanları selvi boylu güzel gözlü kızlar olacak değildi ya bu hikâyedeki kız gayet sıradandı. Sokağa çıktığınız vakit on kişiden beşinde rastlayacağınız türden sıradan biri. O halde bu hikâyeyi daha bir sahiplenmek gerekirdi. Kasım ayının ortalarında mı ne bu sıradan kız sıradanlığından sıyrılmak dünya yüzünde çok büyük bir etki yaratmayacak ama kendisi için büyük motive kaynağı olacak bir değişim yapmak istedi hayatında. Ne yapmalıydı ki? Acaba gitar çalmayı mı deneseydi? Geçenlerde otobüs durağına giderken okumuştu beyaz bir afişte, yolun kenarına asmışlardı ya hani… Semtteki sanat okulunda fotoğraf dersleri başlamıştı. Sanki bu daha kolay geldi kulağına. Daha çabuk sonuç alacağı bir değişim yaratmalıydı içinde. Hâlbuki fotoğraf çekmenin kolay olduğunu kim söylemişti? Herhalde gitar çalmaktan kolay olurdu şimdi onlarca nota hayal etti gözünün önünde zaten yakışmazdı ki. Gitar çalmaya başladığını duyan eş dost kim varsa illaki şarkı da söyle diyeceklerdi. Virtüöz olamayacağına göre ve banyoda şarkı söylerken bile kendi sesinden korkuyorsa hayır gitar çok fena bir fikirdi. Bu düşüncelerle uyandı bir sonraki sabaha. Kahvaltısını ettikten sonra derse gidecek öğle yemeğini beklemeden şu fotoğraf kursuyla ilgili bilgi toplayacaktı. Çok da severek girmediği fakat devamsızlık hakkını sonuna kadar kullandığı için dönem sonuna kadar dinlemek zorunda olduğu ders nihayet sonlanmıştı. Koşar adımlarla okuldan çıkmak ilk gelen otobüse kalabalık olmasına aldırmadan binmek lazımdı. On dakika sonra geldi otobüs. Çekingenliğini dizginlemeye çalışan küçük bir kız çocuğu gibi önce ellerini ne yapacağını bilemedi sonra elindeki çantanın üzerindeki kurdelelerle oynamaya karar verdi. Galiba 6–7 durak gitmişti araç. Oturduğu yerden düğmeye basmak üzere doğrulacakken zaten ondan önce davranan ve düğmeye basan bir delikanlı olduğunu fark etti. Bir dakika... Zaman mı durdu? Rüya mı gerçek mi? hala hoca ders mi anlatıyor maliyet muhasebesi üzerine yoksa daha kahvaltıda ekmeğine tereyağı mı sürüyor? Hangi zaman dilimindeydi? Neyse ki aynı durakta ineceklerdi. Hadi, hadi… Ne kadar yavaştı bu insanlar böyle. Madem ineceksiniz önceden kalksanıza yerinizden diye geçirdi hatta söylendi içinden. Peki, o yakut gözlü genç neredeydi? Hızla yürüdü etrafına bakındı ama gözden kaçırmıştı yakut gözlü çocuğu… Acaba yine görebilir miydi onu? O da görmüş müydü fark etmiş miydi? Biraz yürüdükten sonra ‘mimoza sanat okulu’ tabelasını gördü. Bir an için demin ki hadiseyi unuttu. Ne söyleyeceğini düşündü. Bir kaç cümle vardı birkaç gündür aklında onları tekrarladı.”ben amatör olarak fotoğraf sanatıyla ilgilenmek istiyorum. Bir makinem var, çok iyi bir şey olmasa da öğrenme aşamasında bana yeteceğini düşünüyorum. Tabi derslerimde var onları da ihmal etmemem lazım.” Dar bir kapıdan geçti. Dik merdivenleri olan dar bir girişi vardı binanın.3 kat çıktıktan sonra danışmaya benzer bir oda gördü. “ben fotoğraf kursuyla ilgili bilgi almak istiyorum”. Güler yüzlü yetişkin bir bayandı karşısındaki. Kursla ilgili dersler, gün ve saatleri tabi birde hocalarla ilgili bilgileri verdi bu çekingen genç kıza. Kız bir sanatçı değildi bu çok belli oluyordu. Yani hamurunda yoktu. Bu uğraşı sadece iyi vakit geçirmek ve biraz sosyalleşmek adına yapacak muhtemelen 5- 6 ay sonra çeşitli bahanelerle kursu yarım bırakacaktı. Senelerin kurs müdiresi her yeni gelen kursiyerle ilgili tahminler yürütürdü. Eh bazen tuttuğu da olurdu hani. Sınıfları gezmek üzere bir üst kata çıktılar. Sigara içenler ve içmeyenler için ayrı iki bölüme ayrılan kantini öve öve bitiremedi müdire hanım. Sınıflardan birinde çalışma sürüyordu. Yarı çıplak bir genç kız üzerinde kırmızı şal, dirseklerine kadar şıngırdayan altın kaplama ucuz pazar bilezikleri bir çingene mahallesi sanki burası. Kızıl ateş eksik bir de sokak çalgıcıları… Sarı saçlı uzun boylu bir erkek çalışıyordu içeride. Rahatsız etmiş olabilirlerdi bu sanatçıyı. Tam kapıyı kapatırken bu genç sanatçı sesle beraber doğruldu… Bu tesadüf ne tatlı bir tesadüftü yakut gözlü genç bu gözlerle bir makinenin ardından dünyaya bakan bir fotoğraf sanatçısı mıydı?

Başa Dön

BOŞ YERLERE DOĞRU İLERLEYELİM BEYLER

         Rüyamda bir uçurumun kenarındayım, üzerimde beyaz ipek bir gecelik var yerleri öpüyor etekleri. Ayaklarım çıplak. Başımı kaldırdım sanki mavi bulutlara erişiyor boyum. Kafa tutuyor gibiyim bulutlara… Bir an içimde bir boşluk hissi doğuyor. Garip bir his bu önce midemde bir yanma sonra nefes alamıyormuşum gibi hissediyorum. Kafam ağır geliyor ve yuvarlanmaya başlıyorum uçurumdan aşağıya… Gözümü açtığımda odamın beyaz tavanı, sokak lambasının odama bıraktığı loş ışık ve inatla tik tak eden masa saatinin sabit ritmi. Evimdeyim, odamda, yatağımda soğuk terler dökmüş ve susuzluktan dudakları kurumuş halde. Kalkıp bir bardak su içmek için mutfağa yöneliyorum ama kalbim hala çok hızlı atıyor. Rüya ve gerçekler birbiri içine geçmiş. Daha bugün kendimi boşlukta hissettiğimden söz ettim dostlara. Bilinçaltı yine yaptı yapacağını oynadı bildik oyununu. Neydi bu boşluk meselesi? Hepimizin hayatını altüst eden illet. “boşluk hissi”, “boşluğa düşmek”, “boşunalık” Bazen istediğimiz amaçlara ulaşabilmek için öyle çok uğraşır çaba sarf ederiz ki durup nefes almayı bile unuturuz. Ama hayat sahnesinde yazar bizi es geçmiştir; değil yardımcı karakter figüranlık bile yazmamıştır bizim için. Yani bu oyunda biz sadece, seyirciyizdir. Başkaları mutlu olur, başarılı, neşeli, âşık olur bizde öyle uzaktan seyrederiz. Sadece seyrederiz… Toplu ulaşım araçlarını kullanıyorsunuzdur ya da en azından bir kez de olsa kullanmışsınızdır. Muavinin temel görevi sanıldığı gibi ücretleri toparlamak, para üstü vermek falan değildir. Sakın ha bu yanılgıya düşmeyin. Onun temel vazifesi boşlukları dolduramayan(!) sabah mahmuru otobüs halkını itinayla boş yerlere monte etmektir. Bir bakıma boşlukları doldurabildiğimiz tek yer toplu ulaşım araçları oluyor. Şikâyet etmek yerine minnet edilmeli belki de. Ortalarda yığılma olmasın arkadaşlar arkadaki boşluklara doğru ilerleyelim…

Başa Dön



DUVARA KARŞI

         Uçmak… Kaçmak… Kaybolmak istiyorum… Uçuk kaçıklığımdan değil. Beni bulun diye de değil. Önüm arkam sağım solum saklanmadım ebe oldum. Duvarımı bırakıp uzaklaşamadım. Duvara karşı elim kolum bağlı… Masa örtüsünü silkelemek için mutfak penceresinden sarkıttım kendimi; bahçede biraz cesaret kırıntısı. Hızla indim merdivenleri üçer beşer yalın ayak. Yeşilliklerin arasına daldım. Su birikintisinden atlarken rüzgâr esti bacaklarıma. Buz gibi bir kış gününün anılarıymış meğer bu soğuk karşılama. Sayısını bile unuttuğum gözyaşı ayinlerinden sadece biri. Fazla gürültülü de değilmiş hani. Kendim çalıp kendim söylemişim belli ki. İçime akmış, akmış, akmış… Az ötede güç savaşından kalma yaralayıcı sözler, savaş sonrası sis, duman, kan izi. Ayağım topallamaya başladı meğer çok da başı dik, umursamaz değilmiş bu bitiş. Vaat edilen bereketli toprakların yerinde esen yellerde ayrılık şarkıları bestelenmiş, savaş ganimeti diye böbürlendiklerimiz üç beş nota birkaç süslü sözü geçmemiş. Bahçemin en yanılsamalı noktasında gözlerimi kısıp güneşe bakıyorum. Güneş benden gözünü kaçırıyor. İçimdeki küçük, cılız ve yalnız sarı ışığı gücendirdiği ve güne küstürdüğü için yüzü yok selam vermeye; o gün bugündür bana hep kış geliyor. Aylar hatta yıllarca didinip ektiğim tohumlar, diktiğim fidanları ona emanet etmiştim hâlbuki söz vermişti. Ya da ben söz almıştım. Sonuçta O işveli ruhuyla herkese gelirdi. Onun hoş kokusu, dokusu, içten gülümseyişi kimleri umut ağacına çaput bağlamaya mecbur etmedi? Hangimiz güneşe sarılıp ısınmadık ya da cayır cayır yanmadık bir adım ilerisi… Gözyaşları, bin bir türlü yanılsama, gereksiz güç savaşları hepinizi terk ediyorum. Bana büyük katkılarınız oldu. Sizlerden çok şey öğrendim. Minnettarım… Ama nefesimi bölüşemeyiz. Bedenimin bir değeri yok alın sizindir. Ancak ruhum uçuyor, kaçıyor ve kaybolmak istiyor. Aman ha, sakın peşimden gelmeye kalkmayın. Çok canım çekerse ben arayayım sizi. O da her zaman değil yettiği kadarıyla. Sizleri uzaktan sevmek daha tatmin edici. Şimdi bahçemin yeşillikleri arasındaki cesaret kırıntılarını toplamak ve tekrar ait oldukları yere benliğime götürmeye geldim. İzninizle!

Başa Dön



EYVAH, ÇIKMAZ SOKAK

         Bir kadın istediği erkeği elde eder derler bazıları. Bu görüşe pek inandığımı söyleyemem. Ama inandığım bir şey var ki bir kadın kendi kafasını karıştırmayı çok iyi bilir. Adeta rahat batar kadına, denenmiş ve görülmüştür. Çıkmaz sokak tabelasını göre göre o sokağa girer, bir de kendini o sokağın aslında göründüğü kadar çıkmaz olmadığına inandırır. Giyer iyimserlik miğferini ve ben açarım bu sokağı diye kahramanlık yapar.

Sonuç mu?

         O sokak çıkmazdır, sokağın girişinde yazmaktadır. Yan yol girişimleri yersiz ve yorucu bir uğraş olmuştur. Haydi, şimdi bütün kızlar toplanalım da haklı olduğumuzu onaylatalım birbirimize. Her şey yine karşı tarafın kabahati olsun bizse hep saf ve iyi niyetli kalalım. Boy boy kadın dergileri çıkar her ay. Bu kocaman bir sektördür. Kadınlara yanlış erkeğin tarifi yapılır. Elbette genellemeler hiç birimizin işine gelmez. Ayrıca hayat dergilere göre yaşanmaz gerçek hayat öyle değil diye düşünürsün; ta ki o dergilerdeki onlarca yıldır söylenen yazılan çizilen şeylerin bir kez daha senin üzerinde tekerrür ettiğini görene dek. Bu “ayrılık” çok tatsız bir durumdur. İnsanın iştahını kaçırır. Çünkü kadın ve erkek yani bu iki cins çarpılınca 4 etmemeli, milyon tane farklı kombinasyon ve permütasyon yaratmalı ki her ilişki birbirinden farklı olsun, biri diğerine benzemesin. Konuşmalar “hepsi aynı işte” diye başlayıp bitmesin. Farklı olma çabasına herkes kendinden başlamalı belki de. Daima kontrollü olmak, bir sonraki adımı tahmin etmek, terk edilmek, terk etmek ve uzayıp gidecek olan bu listeyi yırtıp atmak istiyorum. Müsaadenizle…

Başa Dön



HERKES BENİ DİNLESİN!

         Bugün televizyon kanallarından birinde bir tartışma programına denk geldim. Uzun süre hangi konudan bahsedildiğini çözemedim. Sesini açtım uğultu daha da arttı. Dört kişi aynı anda konuşmaya çalışıyordu ve zavallı sunucu ne yapacağını şaşırmış vaziyette konuklardan en soğukkanlı olanına sözü teslim etmekte buldu çareyi. En azından biz ekran başındakiler de konunun ne olduğunu idrak edebildik.

Mutlaka dikkatinizi çekmiştir. Bu tarz programlarda söylenmesi adet olmuş bazı replikler vardır:
         - Bakın beyefendi ben sizi dinledim
         - Lütfen bir müsaade ediniz
         - Hayır, öyle değil yanılıyorsunuz…

         Bu sözleri söyleyenler bazen ülkenin kendi dallarında uzmanlaşmış isimleri bile olabiliyor. Sebep tahammülsüzlük ve sabırsızlık ya da kendi doğrularını fazla önemseme ve fikirlerini karşı tarafa kabul ettirme isteği olabilir. Hadi onlar ekrana çıkmışlar dertlerini anlatmak için kısıtlı süreleri var( gerçi sabah saatlerine kadar sürüp de bir sonuca varılamayanları da çoğunlukta ki aslında sonuca varmanın bir önemi yok hatta daha da ileri gidersek şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki sonuca varmanın imkânı da yok). Eğer tartışılan şey “fikirler” ise çok kaygan bir zemin üzerinde hareket ediyorsunuz demektir. Fikirlerin çoğalması bizleri ileriye taşıyacak şüphesiz ancakkk fikirlerimizi yeşertirken tartışma şeklimiz de önem taşımalı. Sürekli söz keserek, sesini yükseltip boğazındaki damarları çatlatırcasına ortamda hâkimiyet kurmaya çalışarak kendi doğrularını insanların gözüne sokmak kişiyi itici kılmaktan başka bir işe yaramıyor. İyi bir tartışma ortamı hepimizin hasret kaldığı bir ütopya adeta. Hele biz Akdenizli duygusal insanlar illaki işleri birbirine karıştırırız. Akıllı uslu tartıştın tamam devam et hayatına, devam etsin arkadaşlığın değil mi ama? Hadi bir kenara bırakın ekrandakileri kendi hayatımıza döndürelim merceği. Kendi hayatınızda ne kadar iyi bir dinleyicisiniz? Farklı fikirlere ne kadar açıksınız? Sizin fikrinizin çok dışında fikirler savunanlara karşı ne kadar süre sabredersiniz? Her dinlediğimizi hop diye yutalım ilaç niyetine kabul edelim, eleştirmeyelim “demiyorum” hiç öyle şey olur mu her ilacın bir yığın yan etkisi var. Ama önce dinleyelim belki bilincimize yeni kırıntılar katabiliriz. Tam bu noktada önerim şu; şahsınıza yapılan olumlu ya da olumsuz eleştirileri önce bir elekten geçirmeniz. Kim bilir belki de kendi sözlerinizin gürültüsü ve etrafınıza ördüğünüz ses geçirmez kalın duvarlar başkalarının güzel sözlerini bastırıyordur. Diğer taraftan dinliyor gibi yaptığımız zamanlarda dünyanın en saçma sözlerini sarf edebilir de aynı kişiler. Söylesenize, dinlemeden nasıl ayırt edilebilir?

Başa Dön



İKİ RESİM ARASINDAKİ 7 FARKI BULUN

         Geçtiğimiz günlerde bir video müzik kanalında yeni(yine!) bir klibe rastladım. Aaa, Tarkan yeni bir albüm çıkarmış daha önce duymadığım bir şarkı bu diye düşündüm. Sonra ekrana biraz daha yaklaştım “İşte kuzu kuzu geldim” diyordu ya elinde ziller tozlu topraklı bir yolda ilerlerken üzerinde beyaz tril bir gömlek altında düşük bel bir kot pantolon Metin Arolat ne güzel de çekmişti o klibi diye geçirdim aklımdan. Neyse Tarkan fanatizmini bir kenara bırakarak konumuza dönelim. Neden sonra tekrar aynı imaja mı dönmüş Türk kızları o haline bayılmıştı Vay anam vay da ki gri takım elbiseli ve kısacık saçlı halini de pek sevememiştik hani herhalde birileri Tarkanı uyarmıştı. Ve yaşasın yine sürmeli gözleriyle küt saçlarıyla mı arz-ı endam edecekti. Birkaç saniyelik bu heyecanlı beklentim dikkatimi düşüncelerimden sıyırıp televizyona yönlendirmemle son buldu. Ekranda süzülen bu genç arkadaş Tarkan değildi ama bu kadar da benzerlik olamazdı hani. Aklıma birden yıllar önce “Emral” adıyla albüm çıkaran ve hem şarkıcı Emraha benzerliği ile hem de ismindeki tek harf farkıyla insanların Emrah’ın kasetini aldıklarını düşünerek aslında parayı Emral albümüne verdikleri ve bu haberin magazinde dolaştığı günleri aklıma getirdi. Sahi, nerde bu Emral?
Tarkan’a hem fiziksel olarak hem de şarkı söyleme şekli ses rengi duruş, hal tavır, mimikleriyle %80 benzeyen(%20 kendi orjinalitesi olsun o kadar haksızlık etmeyelim) bu şarkıcının ismi Emir’miş öğrendiğime göre. Ama bir dakika bu şarkı Tarkan imzası taşıyor nasıl yani Tarkan kendi isteğiyle kendisinden bir tane daha mı klonladı? Şimdi işin rengi değişir o halde Emrah örneğinde durum çok farklıydı öyle ki olay yargıya intikal etmişti ancak Tarkan Emir’e kendi şarkısını vererek açıkça onu desteklediğini gösteriyordu. Buradan birkaç sonuç çıkacaktır;
   1- Böyle bir çıkış kişinin kısa sürede dikkat çekebilmesi için harika bir yoldur. Çünkü dinleyici Tarkan gibi (ki albümde Yıldız Tilbe, Aysel Gürel gibi isimlerin şarkıları da var) ünlü sanatçıların destek verdiği bir ismi hem merak edecektir hem de zaten kalite kontrolden geçmiş olduğunu düşünecektir. Yani kısaca onlar bile destek olmuşsa bize de dinlemek düşecektir…
   2- Bu durum avantajları olduğu kadar dezavantajları da olan bir durumdur. Birisine benzetilebilirsiniz ancak o birisi gibi olduğunuzda kendi kimliğiniz sallantıya girebilir. Altyapınızın sağlam olması gerektiği su götürmez bir gerçek. Ama zaten şarkının ismi de gayet manidar. Hatta cevap niteliği taşıyor gibi. “Ben Sen Olamam”

Ben sen olamam
Olursam eğer
Kendimi kızgın ateşlere atarım
Uymam sürüye uymaktansa
Kendimi kurda yem yaparım

Önümüzdeki günler gösterecek kim kim oluyor kim kendisi kalıyor? Tamamen şahsi görüş bildireceğim şimdi, dilerseniz üzerime eleştiri oklarıyla gelebilirsiniz ki canım acımaz düşünce sularım durudur atacağınız taşlar kirletmez denizlerimi. “Başkası olma kendin ol, böyle çok daha güzelsin. Ya gel bana sahici sahici, ya da anca gidersin”
Genç arkadaşım güzel sesiniz ve eğitiminizi kendi potanızda eriteceğiniz nice çalışmalar diliyorum. Allah yolunuzu açık etsin.

Başa Dön